Necip Fazıl Kısakürek Sözleri Türk ve dünya edebiyatında yazınsal kişiliği ve kuvvetli kalemi ile değişik alanlarda kıymetli emekler meydana getiren birçok isim vardır. Bu adlar değişik alanlarda emekler ve araştırmalar yaparken bununla beraber yaşanmışlıkları, siyasal görüşleri ve benzeri benzer biçimde tüm deneyimlerini değişik şekillerde insanlara göstermeyi ve tüm insanların bu yaşanmışlıklardan tecrübe kazanmasını amaçlamıştır.  Dolayısıyla da bu adlar, insanlığı tesiri altına alacak derin anlamlı meşhur sözleri oluşturmuşlardır.

Türk edebiyatına bakıldığında dili sivri, cevapları hazır olan adların başlangıcında akla ilk olarak Necip Fazıl Kısakürek gelir. Kısakürek, soyut ve somut olguları bir araya getirerek edebiyata birçok kıymetli söz kazandırmıştır. Bu sözler yardımıyla yaşamın her alanına değinebilmeyi ve insanların bam teline dokunabilmeyi başarmıştır.

Son dönemlerde bilhassa internette insanların yapmış olduğu toplumsal medya paylaşımlarında Necip Fazıl Kısakürek sözleri çoğunlukla görülmeye başlanmıştır. Sözleriyle doğru çıkarımlar meydana getiren ve insanların hayatına dokunan Necip Fazıl Kısakürek, etkisi altına alan sözleri ile hem yaşamış olduğu dönemde hem de yaşamış olduğu dönem sonrasında insanların beğenisini kazanmayı başarmış usta bir yazar olmuştur.

Necip Fazıl Kısakürek Sözleri

Necip Fazıl Kısakürek Sözleri

Benim istediğimi Tanrı istemiyorsa, mevzu kapanmıştır.

Evimizdeki hesabımız bile çarşıya uymuyorken, ahiret hesabımızın vay haline.

Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

Kula kulluk etme! Unutma ki sen de kulsun. Ve gerektiğinden fazla ehemmiyet verme! Yoksa unutulursun.

Tomurcuk derdinde olmayan ağaç, odundur.

Kimileri vardır aşkın en yücesine layıktır. Kimileri vardır aşkın en yücesini versen de, aşağılıktır.

Tanrı var fakat bizim ondan, yalnız sorulmuş olduğu süre haberimiz var!

Yusuf baştan aşağı iffet olduktan sonrasında, Züleyha baştan aşağı afet olsa ne yazar.

Sokak lambası benzer biçimde olma ey yar. Kime yandığın belli olsun.

İçimizde bu kadar perişan hale getirilmeseydik; dışımızda bu kadar hürmetsizliğe uğramayacaktık.

Ölüm zorların zoru, yaşamak ondan da zor!

Yalnızım diye üzülmüyorum… Bundan dolayı biliyorum, yalnız insanoğlunun ihanet edeni de olmaz…

Kavuşmak mı? Bir ihtimal… Daha ölmedim!

Necip Fazıl’a sormuşlar: “niçin sigarayı bu kadar oldukca seviyorsunuz?” “Benim için yanan bir tek o var” demiş…

Gökler ağlıyor, biz ağlamışız oldukca mu? Bizlere yobaz diyorlar, haberin yok mu?

Bir namazım, bir duam, birde eski seccadem, hepsi hepsi bu kadar, işte benim ana para.

Camiye dikey olarak gel, yatay olarak esasen geleceksin!

İnsanlar ikiye ayrılır, vaktini beşe ayıranlar, vaktini boşa ayıranlar.

Bin “günahın” olsa da bana, bir “gün ah’ım” yok sana…

Veren de o alan da o, nedir senden gidecek? Telaşını gören de, can senin zannedecek.

Akıldan büyük nimet, zekâdan da ağır yük tanımıyorum.

Ölüm güzel bir şey, budur perde arkasından haber, güzel olmasaydı ölür müydü peygamber!

Oldukça sıkıldıysan yaşamdan, bir mezarlığa git. Ölüler iyi bilir; yaşamak güzeldir.

Diyorlar bana, kalsın şiirde sözde yerde, sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.

Her ağızda, her telde fanilik dırıltısı, sonunda tek bir şarkı, tabutun gıcırtısı!

Biz; ayakları şişene kadar namaz kılan peygamberin, gözleri şişene kadar uyuyan ümmetiyiz.

Geçti, istemem gelmeni yokluğunda buldum seni.

Keşke ben Tanrı kelimesinden başka, ağzından tek söz bile çıkmayan bir dilsiz olsaydım!

Akıldan büyük nimet, zekâdan da ağır yük tanımıyorum.

Neye yaklaşsam sonu uzaklık ve kırgınlık, anladım ki yok Allahtan başkasına yakınlık…

Dönemin çarkları sizi yürütüyor, dönemin çarkları beni öğütüyor…

Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten affet, senden habersiz aldığım her nefesten.

Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiçbir şey bizim değil.

Kendini dünyalar kadar kıymetli zannedenlere kısa bir not; dünya beş para etmiyor…

İhya etmek için ne kadar ilim lazımsa imha için de o denli bilgisizlik kâfidir…

Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür sana çöl benzer biçimde gelen, o göl diyorsa göldür…

Bazı insanoğlu alçak gönüllüdür, bazıları da alçak olmaya gönüllüdür.

Sabırda pişer koruk, yerle bir olur zirve. Sabır, sabır ve sabır, işte Kur’an ‘da emir.

Biz bizlere gerici diyenlere sadece deh demek için gerideyiz…

Başım çığlıklı bir çocuk, onu iyi mi avutsam? Ne yapsam da ölümü bir saatçik unutsam?

Cevabımın sertliğinden susuyorum!

Başım çığlıklı bir çocuk, onu iyi mi avutsam? Ne yapsam da ölümü bir saatçik unutsam?

O şekilde insanoğlu vardır ki; lağıma düşseler, lağımı kirletirler.

Sizde olan tükenir onda olan sonsuz, uzay sizin olsa ne yapacaksınız onsuz.

Felsefe; çürük cevizlerle dolu bir denizde sağlam cevizi aramaktır.

Beni kimsecikler okşamaz madem, öp beni alnımdan; sen öp seccadem.

İnsan namaz kılarsa, namaz da insanı insan kılar.

Elindeyse zamana, dur, geçme diye dayat. Bir sigara içmekten daha kısa bu yaşam.

Yaşam söylediğin Tanrı (c.c.) için değilse, ne çıkar yaşam önünde eğilse.

Zamanı kokutanlar mürteci diyor bana; yükseldik sanıyorlar, alçaldıkça tabana.

İnsanı olgunlaştıran yaşı değil, yaşadıklarıdır…

Sonunda ‘eyvah’ diyeceğin şeylere, başlangıcında ‘eyvallah’ deme. Pişman ol fakat pişman ölme.




Af var diye işlenen suçtan vicdan burkulur; affı sigortalayan hayâsızdan korkulur…

Çocukken gün battı mı, bir köşede ağlardım; nihayet döne döne aynı noktaya vardım.

Ellerime uzanan dudakları tepeyim, Tanrı diyen gel seni ayağından öpeyim!

Ölecek miyim, tam da söyleyecek çağımda, söylenmedik cümlenin hasreti dudağımda.

Payımıza sükût düştüğünden beridir, kalbimizin sesini daha bir güzel duyar olduk.

Ölüm her insanın başına gelir, fakat geç fakat erken… Ya kazanırken, ya da kazandığını yerken…

Neye yaklaşsam sonu uzaklık ve kırgınlık, anla ki yok Tanrı’tan başkasıyla yakınlık.

İki insan çeşidi vardır. Süre geçtikte hatalarıyla yüzleşen! Süre geçtikçe yüzsüzleşen…

Sevdalın şu dağı del dese, koşar, delersin! İş Tanrı’a geldi mi, gücün yok, sendelersin!

Ya Tanrı’a baş eğer asla hiç kimseye eğmezsin, ya da her insana baş eğer hiçbir şeye değmezsin.

Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi alınyazısı; aldırma, bu şekilde gelmiş, bu dünya bu şekilde gider!

Ne başını kapat, altını göster; ne altını kapat, üstünü göster. Hepsini kapat, imanını göster.

Her kahkahanda Tanrı’a teşekkür etmiyorsan, niçin her ağladığında o’na kızıyorsun?

İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal, hamallık ki sonunda ne aşama var ne de mal.

Biz şiiri inanç için bilmişiz ve bu mihrak bilgiyi, her bilginin geçmiş olduğu bin bir yol ağzı biliyoruz.

Dinde zorlama yoktur, insan özgürdür elbet! İsteyen bu dünyada pişer, isteyen ahirette!

Düşünüyorum: O’ndan evvel süre var mıydı? Hakikatler, boşluğa bakan aynalar mıydı?

Sırma renginde pislik, dünyanın süsü püsü, bende tek aziz eşya annemin başörtüsü…

Yarın elbet bizim, elbet bizimdir gün doğan, gün batmış, ebed bizimdir!

Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu!

Hanımdan kendisinde olmayanı isteriz; özlem yerinde kalır ve biz çekip gideriz.

Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.

İnsanın kazanılmış olduğu paradan değil, paranın kazanılmış olduğu insandan kork.

Dün geçti bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine güvenme, ölenler hep yaşlanmış mı?

Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi bir çok kişide yoktur!

Dünya güzel olsaydı, doğarken ağlamazdık… Yaşarken temiz kalsaydık ölünce yıkanmazdık.

Hayatımızın yarısını uyuyarak geçiriyoruz, öteki yarısını da uyutularak…

Yanında olduğum süre değerimi bilmezsen; değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın…

Adam olmak cinsiyet meselesi değil, şahsiyet meselesidir.

Tam 30 yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

Devler benzer biçimde eserler bırakmak için, karıncalar benzer biçimde çalışmak lazım.

Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın!

Benim ayağımın altıda uygun başımın üstü de nerde olacağını sen belirle…

Ey bir aileye bile hükmedemeyen ilerici. Üç kıtaya, yedi denize hükmeden ecdadın mı gerici?

Gençlik… Gelip geçti… Bir günlük süstü; nefsim doymamaktan dünyaya küstü.

Ömrün ilk yarısı; ikinci yarısını beklemekle, ikinci yarısı da; ilk yarısının hasretiyle geçer.

An oluyor bir acayip duyguya varıyorum; ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?

O şekilde ucuz değil gül koklamak… Gül tutan ele diken batmalı… Bir aşka gönül veren o aşkın kapısında yatmalı!

Kökünü beğenmeyen dal ve dalını beğenmeyen meyve olgunlaşmadan çürür.

Üç günlük dünya için çaba üzerine çaba, sonsuz bir yaşam için çaba yok şaşkınlık.

Siz hiçbir sarrafın bağırdığını duydunuz mu? Kıymetli malı olanlar bağırmaz.

Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var; oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var!

Önüne gelenle değil, seninle ölüme gelenle birlikte ol.

Hep nefis çıkar karşıma, ölüp ölüp dirilsem; insandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem.

Sabır, çekilen şeyi duymamak değil, ona dayanmayı bilmektir.

Yum gözünü, kalbine her an yokluğu üfür! Kendinden geçmek inanç, kendinde olmak sövgü…

Anladım işi; san ’at Tanrı ı aramakmış, marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…

Geçti, istemem gelmeni, yokluğunda buldum seni; bırak vehmimde gölgeni, gelme, artık neye yarar?

Bana bir ben lazım, bir de beni anlayan. Beni bir ben anlarım, bir de beni yaradan…

Tanrı bir! Demektense ecel teri dökerken; ölüversem, beklenmez anda Tanrı bir erken…

Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere, ayağım takılıyor yerdeki gölgelere.

Bana çağdışı diyorlarmış. Ne büyük bir onur! Ben bu son zamanların haricinde kalmayayım da, içinde mi boğulayım.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Verirler ” ben acizim, kudret senin” dedikçe… Verenin şanı büyük, sen iste istedikçe…

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

Alınyazısı, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı; elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı!

Ve yine uyuyayım ve kalkayım ezanla! Yaşaya dursun insan, yaşam söylediği zanla.

Zonklayan başım benim, kan pıhtısı, cerahat; ona yastıkta değil, secde yerinde rahat…

Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, iyi insanoğlu iyi atlara binip gitti.

Düşünmek şu, bu değil, öteleri düşünmek; sizinse düşünceniz yataklarda eşinmek.

Çile kapısından erişilecek dünyayı bilseydin, yatağını yorganını satardın.

Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü gömüt, ne de şeytan, bir günahı, seni beklediğim kadar.

Sanma oruç, bu akşam tıklım tıklım ye diye; bu akşam, yarın oruç tutabilmek için ye.

Yaşamın çilesine tahammül gerek, değil mi ki sefa ile cefa ortaklaşa? Sizce ağlamak için gözyaşı mı gerek? Kimi zaman dertliler de ağlar fakat gülerek…

Biz açlıktan karnına taş bağlayan peygamberin, doymak bilmeyen ümmetiyiz…

Helal ile beslersen çocuğunu saygı ile öder borcunu, haram ile beslersen o’nu hakaret ile öder borcunu.

Ne gelirse başımıza Hak’tandır; fakat geliş sebebi, Hak’tan ayrılmaktandır.

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan. Bakamam, aynada, aynada vicdan; beni beklemeyin, o bir hevesti; gelemem, aynalar yolumu kesti.

İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir. Acısını o an yaşar, yokluğunu yaşam boyu.

Bir idamlık Ali vardı, asıldı; kaydını düştüler, mühür basıldı. Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı. Ondan kalan, boynu bükük ve sefil; bahçeye diktiği üç beş karanfil…

Ağaçtan düşen yaprak iyi mi kurumaya mahkûmsa; gönülden düşen insan da ‘unutulmaya mahkûmdur.

Seni affetmek hayatımın en büyük hatasıydı. Nerden bilebilirdim ki. Katilini affedersen seni gene öldüreceğini…

Ben geçmişimi dürdüm, büktüm ve kaldırıp çöpe attım, bu çöpleri ise sadece; kediler ve köpekler karıştırır!

Gençliğine doyamadan gitti, derler. Doymak mümkün mü ki, doyup da gitsin. Doymak burada değil. Burası acıkmanın yeri…

Hanım mezarlığa girerken başını kapıyor, dışarı çıkarken açıyor, ölüye karşı kapayıp, diriye karşı açmak akıl almaz.

Soruldu mu ne bilirsin diye; ”haddimi bilirim” soruldu mu ne istersin diye; “haddimi bilir, hakkımı isterim” demeli…

Ayağın taşa takıldığında “Tanrı kahretsin” bile dememelisin, yakarış etmelisin ki taşa takılan bir ayağın var…

Ölüm her aklına vardığında ‘ah’ edip ‘vah’ edip inleme; bu halinle rabbimi incitmiş olacaksın. Ecel kapıyı çaldırmış olduğu süre evi telaşa verme; o geldiği süre, sen çoktan gitmiş olacaksın.

Ey gönül, gidenden ümidini kes! Kaçan bir hayale benziyor hepimiz, sanki kulağıma gaipten bir ses buluşmalar kaldı mahşere diyor.

Fikrin olduğu her yerde sertlik, operatörün neşteri benzer biçimde bir nimet, olmadığı yerde de katilin bıçağı şeklinde bir afettir.

Benimki benim, seninki de senin! Bu şeriattır… Seninki senin, benimki de senin!  Bu tarikattır. Ne benimki benim ne de seninki senin her şey Tanrı’ın! Bu da hakikattir!

Tanrı’ın on pulunu bekleyedursun on kul bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul. Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa yaşasın kefenimin kefili karaborsa.

İkinizin de ne eş, ne dostunuz var; sükût benzer biçimde münzevi, feryat benzer biçimde hürsünüz. Dünyada taşınacak bir kuru başınız var; onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; gündüzler size kalsın, verin karanlıkları! lslak bir yorgan benzer biçimde, sımsıkı bürüneyim; örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.




Site Adresi:

Bir cevap yazın