Yaz 2022 – 12. Hafta İncelemede

0

Her insana merhaba ve Yanlış Her Süre’a yine hoş geldiniz. Bugün, hem Amerikan hem de küresel öğütme evi sinemasının sığınağında dolaşırken ve bununla birlikte bu mevzuda yapılmış her mem’i doğrulayan bir filmi incelerken hepiniz için hakikaten keyifsiz, kokmuş çöplerim var. Her neyse ki seyrettiğimiz memesiz filmlerin hepsi aslen oldukça keyifliydi, kaçırdığım anime filmlerin peşinden koşmaya devam etmem beni yine izleyeceğime güvenilir olduğum bir şipşak klasiği ile tanıştırdı. Buna eninde sonunda ulaşacağız, sadece şimdilik bir Haftalık İncelemede daha şarj olurken, sömürü tiyatrosunun zevklerine teslim olalım!

Mühim bir arınma tatilinden sonrasında, evim sonunda güvenilir keyifsiz zevklerine geri döndü. İlk Arınma. Trump’ın başkanlığının ortasında piyasaya sürülen İlk Tasfiye, selefinin çılgınca yanlış yönlendirilmiş siyasal hassasiyetlerinden müteşekkir bir halde vazgeçiyor ve sertliğini mümkün olan en temel terimlerle ortaya koyuyor: Tasfiye, ABD’nın en savunmasız nüfusu olan ABD’nin en savunmasız nüfusu üstünde yürütülen kasıtlı bir soykırım kampanyasıdır. Tasfiye esnasında bir çok insanoğlunun davranışı, yalnızca temel “saldırganlığı özgür bırakma” teriminin bir yalan bulunduğunu kanıtlıyor ve gerçek katiller çoğunlukla siyah insanları öldürmek için otobüsle gönderilen MAGA fanatikleri.

Aşırı geniş tematik hırslardan vazgeçen The First Purge, bu yüzden gerçek bir insan öyküsünü daha iyi anlatabilir. Tasfiyenin “kontrol vakası”, sakinlerin geceyi başka bir yerde geçirmekten kaçınmak için beş bin dolarlık maaşla zorlandıkları Staten Island’da gerçekleşir. Şartlar kolay, teşvikler net ve oyuncular ikonik: topluluğu canlı tutmak için elinden gelenin en iyisini meydana getiren bir karı, adam kardeşi daha büyük bir kazanç için hakikaten katılma olasılığı ile oynuyor ve şimdi bir uyuşturucu satıcısı olan eski adam arkadaşı. operasyonunu koruyor.

Tahmin edilebileceği şeklinde, İlk Arınma, yoksulluk yada uyuşturucu suçu siyasetiyle uğraşmaya çalıştığında birazcık vaaz veriyor ve aptallaşıyor. Her neyse ki, hakikaten fazlaca fazla bir şey yok – filmin bir çok, giderek şiddetlenen bir tasfiye gecesinden geçerken, sonunda yükselen ve mahallelerini korumak için çaba sarfetmek için birleşen kilit oyuncuları takip etmeye adanmıştır. Yeni yönetmen Gerard McMurray, James DeMonaco’nun kamera çalışmasını hakikaten geliştirerek, şiirsel çerçeveli düzenler ve sert yakınlık anları içinde gidip gelen, üstün aksiyon fotoğrafçılığı ile bir Staten vizyonu sunuyor. Yoğun, enerjik ve zekice düzenlenmiş The First Purge, franchise’ı ilk yüksek noktalarının hoşgörülü, yumruk pompalayan zevklerine geri döndürür.

Hemen sonra üç Sonny Chiba klasiği izledik. sokak dövüşçüsü ve süratli bir halde art arda iki devam filmi. Chiba, azca sadakate ve daha azca vicdana haiz, şiddetli fakat oldukça yetenekli bir haydut olan Terry’yi (ya da en azından seyrettiğimiz dublörlerde oynuyor) oynuyor. İlk film, müşterilerinden birini öldürüp ötekini sex kölesi olarak satmasıyla başlıyor, burada “anti-kahraman” çıtasını ne kadar zorladığımıza bir göz atmak isterseniz. Street Fighter, Shaw Brothers yapımlarının etik temelli masallarına daha azca benziyor ve daha fazlaca yakuza filmlerinin kara yürekli kumuna batmış bir öğütme evi yada blaxploitation prodüksiyonu şeklinde oynuyor.

Chiba kaşlarını çattı ve bir grup rakibin arasından arka arkaya yumruk attı, ucuz atışlardan ve grotesk öldürücü darbelerden keyif aldı. Filmin sloganı “If You’re Going to Fight, Fight Dirty”dir ve Chiba bu kodu zevkle somutlaştırırken gene de güzel, yüksek etkili dövüş sanatlarının temellerini sergilemektedir. Bir dövüş sanatları dojosunda kendi yolunda savaşır, bazı yakuza haydutlarıyla savaşır ve Çin’den yeni suikastçılar gönderildiğinde onlarla da savaşır. Chiba fena bir orospu evladı, ilk film süresince kesinlikle antipatik ve onun çıkış performansı muhteşem bir değirmencilik gösterisi.

Devam filmleri için The Street Fighter, Chiba’nın yeni sayborg düşmanı şeklinde karakterlerin tanıtımıyla orijinalin saçmalık tonunu ikiye katlıyor. Filmin mevzusu, esasen orijinalin (yeni gizli saklı mafya planı, yeni garip destek, aynı eski karate dojosu) direkt tekrardan yorumlanmasıdır ve orijinalin Çinli suikastçı ekibinin yerini bir Japon tabanca uzmanı ekibi almıştır. Bu kötü karakterler, Japonya’nın her yerinde Terry’nin peşinden koşarlar, hatta bir noktada somurttuğu bir teleferiğin tepesinde ortaya çıkarlar. Terry’nin kişiliği bu film için birazcık yumuşatıldı – fena adamların daha da komik hale gelmesiyle, Terry’nin kendi aşırı, iğrenç orijinal benliği olmaya daha azca ihtiyacı var. Açıkçası aşırı derecede fena Terry’yi sevdim, fakat Chiba ne olursa olsun coşku verici, fazlaca tatminkar bir ikinci serüven yaratıyor.

Ne yazık ki, üçüncü ve son Street Fighter filmi, önceki iki filmden trajik bir düşüş. Terry bu aşamada tamamen alçakgönüllü ve kınanabilir bir sokak canavarından fazlaca bir kara sömürü kahramanı ya da James Bond-esque süper casusu şeklinde davranıyor. Bu, gururla antisosyal öfkenin ana kaynağının franchise’ını çalıyor ve skandallığı olmadan Terry, öteki herhangi bir aksiyon kahramanı şeklinde hissediyor. Bunu, serideki en zayıf dövüşlerle ve can sıkan siyasal oyunlara saplanan bir anlatıyla birleştirirseniz, asil Street Fighter destanının hayal kırıklığı yaratan bir sonucuna varırsınız. Gene de, üçünü arka arkaya seyretmek, loş ışıklı bir arabalı beyaz perdede bir gece geçirmek gibiydi, gözler ekrandaki müstehcen gözlüklerden ağlıyordu. Ben hayranıyım.

Son anime araştırmalarımıza devam eden evimiz sonrasında 2020 hususi durumunu taradı. On-Gaku: Bizim Sesimiz. Film, lideri Kenji’nin bigün bir grup kurmaya karar verilmiş olduğu bir üçlü lise suçlusuna odaklanıyor. Bas, gitar yada dilsizler için doğuştan gelen bir kabiliyete haiz olmayan üçlü, gene de okullarından bazı enstrümanları çalar, ganimetlerini Kenji’nin evine götürür ve karıştırmaya adım atar. Yarattıkları ses ham, içgüdüsel ve cilasızdır – görünüşte rastgele basılan bas notaları tamamlayan ağır davulların ilkel gümbürtüsü. Şimdiye kadar yarattıkları en kuvvetli ve esrarengiz şey.

On-Gaku, anime’deki başka hiçbir şeye benzemeyen bir film, punk rock’ı, DIY anlatımı tüm ethosuna ve estetiğine uzanan bir emek verme. Filmin basitleştirilmiş karakter tasarımları mahalli bir zine karalamaları şeklinde görünüyor, sadece hareket halindeyken, Kenji ve arkadaşları şaşırtıcı bir karakter oyunculuğu keskinliği ile hayata geçiriliyor. Ve müziğe girdiklerinde, tüm dünya kendini onların ritmine gore tekrardan ayarlar, seslerinin yükselişi ve çöküşüyle ​​beraber değişen ve bükülen formlar. On-Gaku’nun müzikal performansları, animasyonda gördüğüm en şaşırtıcı ve kendine özgü sekanslardan bazılarıdır ve Disney’in Fantasia’sına benzer bir halde görsel sanat yöntemiyle müziğin duygusal ruhunu gerçekleştirmeye çalışırlar.

Ek olarak film hakikaten fazlaca etkisinde bırakan. Kenji ve arkadaşlarının bitmek tükenmek bilmeyen yapmacık tavırları hem doğası gereği gülünç hem de belirli bir lise deneyimi için fazlasıyla doğru. Tam olarak bitkin değiller, bir tek ilgisizler; heybetli görünümlerine ve suçlu ünlerine karşın, müziği öğrenme sürecine tam bir samimiyetle yaklaşıyorlar. Film çoğu zaman ritim ve melodi şeklinde kavramlara geniş bakışlı tepkilerinde gülmece buluyor, sadece yıldızlarını cehaletlerinden dolayı asla utandırmıyor – sonunda dost oldukları halk şarkıcısı şeklinde, hikayenin kendisi kahramanlarımız için sevinmiş görünüyor, müziğin ne kadar hususi bulunduğunu kutlamaya istekli. yanlarındadır.

Kenji’nin benliğinin hususi büyüsü yada animenin trajik iddialarının çoğunu ortadan kaldırarak filmin lise dramasında iyi mi yeni bir çekicilik bulmuş olduğu hakkında devam edebilirim, sadece gidip kendiniz izlemeniz daha kolay olurdu. Yalnız bir saat on dakika uzunluğunda ve şüphesiz medyanın son on yılda ürettiği en garip şeylerden biri – blogumu okuyorsanız, esasen bu şekilde bir filmin hedef kitlesisiniz. On-Gaku bir zevktir ve daha çok bu şekilde büyüleyici, ayırt edici, otantik punk rock anime yapımlarını görmeyi fazlaca isterim. Buna bir bak.

Tam yedi gün devam eden keyifli anime film gösterimlerinden sonrasında, hamur harcı sever ev arkadaşımız bir aile gezisinden döndü ve bir film vizyonu ile varlığını derhal duyurdu. morbius. Bu görüntüleme beklediğiniz kadar iyi geçti; İnternetin büyük seviyede kabul etmiş olduğu şeklinde, Morbius temelde herhangi bir metrikle korkulu bir film. Problemler, kişisel anti-manyetizma onu yalnızca onu gördüğünüz andan itibaren ondan nefret etmeniz ihtiyaç duyulan rollere uygun hale getirme eğiliminde olan Jared Leto’nun rol almasıyla başlıyor. Gene de, Leto’nun dayanılmaz bir beyaz perde varlığı olmasına karşın, kuşkusuz oyun performansı aslen bu filmin en iyilerinden biri. daha iyi özellikleri.

Daha da kötüsü, en temel anlamda temelde tutarsız olan Morbius’un senaryosudur. Karakter motivasyonları üstüne fırça atılmış ve saçma sapan, görüntüler arasındaki bağ dokusu en iyi ihtimalle eskice ve ana karakterlerin ufak çatışmalarının haricinde hiçbir süre daha büyük, birbirine bağlı bir dünya hissi yok. Morbius, ya ilk sahneden son sahneye kadar başka bir düzenleme yapılmadan yazılmış şeklinde ya da kim bilir yirmi dakikadan sonrasında kurgulanmış şeklinde hissediyor, bu da birinin niçin bir şey yaptığını açıklayabilir. Her iki durumda da, nihai netice aslen herhangi bir temel trajik anlamda işe yaramaz.

Ve elbet, tamamen inandırıcı olmayan CGI var. Marvel’in karma ergonomik/CG efektlerinden tam CG’ye geçişi, son yıllarda filmlerinin hiçbirinin iyi görünmediği anlamına gelmedi ve Morbius, hiçbir koreografi, risk yada tesir duygusu olmayan akıcı, belirsiz dövüş sahneleri sunarak bu trendi sürdürüyor. Tüm Marvel dövüş sahneleri şeklinde, Morbius’un dövüş sahneleri de bir video oyununda, uzun metrajlı bir filmimizde etkisinde bırakan olmaz ve temel olarak Leto ve Matt Smith’in birbirlerine bağırdıkları sekanslar içinde yer edinen görsel gürültüdür. Marvel ev tarzının olağan eksikliklerini, kendine ilişik birçok başarısızlıkla birleştiren Morbius, kendine özgü bir tür korkulu bulunduğunu kanıtlıyor.

Leave A Reply